4 Temmuz 2011

Deliliğe Övgü - Erasmus

"Özetle, hayatta hoş olan ya da sürekli olan hiçbir bağlılık görmezsiniz. Hükümdar uyruklarını, uşak efendisini, cariye hanımını, öğrenci eğitmenini, dost dostunu, koca karısını, ev sahibi misafirini, arkadaş arkadaşını; durmadan hata, yüze gülme, hatırşinaslık ya da buna benzer hoş bir deliliğin verdiği tatlı rüyalarla karşılıklı olarak aldatmazlarsa, her biri az zamanda diğerine katlanılmaz gelir."
"Rica ederim, bana söyleyiniz, insan kendinden nefret ederse birini sevebilir mi? Kendi kalbi ile barışık olmazsa başkalarıyla iyi geçinebilir mi? Kendi varlığından canı sıkkın ve yorgun ise topluluğa hoşluk getirebilir mi? Bu soruların hepsine evet ile cevap vermek için, deliliğin kendinden daha deli olmak lazımdır. Ben toplumdan dışlanırsam insan başkalarına katlanmak şöyle dursun kendi kendine bile katlanamayacaktır. Kendiyle herhangi bir ilişkisi olan her şeyden tiksinecek ve şahsı kendi gözünde bir kin, iğrenme ve nefret konusu olacaktır. Zira, genellikle anadan daha çok üvey ana olan doğa, bütün insanlara ve özellikle biraz bilgelik sahibi olanlar, ellerinde olana karşı isteksizlik göstermeyi, olmayana hayran olmayı emreden talihsiz bir eğilim vermiştir. Bu uğursuz eğilim, hayatın bütün faydalarını, bütün güzelliklerini, bütün çekiciliklerini bozar; son olarak hayatı da tamamen mahveder. Ölmezlerin insanlara verebildikleri en kıymetli armağana, güzelliğe sahip olan, kendi kendinin hoşuna gitmezse neye yarar? Hüznün kara zehriyle bozulunca gençliğin faydaları ne olabilir?"
"Burnu daima eskilerin kitaplarına yapışık olan bilge, ancak ustalıkla bir araya getirilmiş boş kelimeler öğrenir, bana öyle geliyor ki, deli tersine talihin bütün heveslerine maruz olduğundan, başarısızlığın ortasında gerçek ihtiyatkarlığı öğrenir."
"Kendi doğal halinde bulunan hiçbir varlık bahtsız olamaz; yoksa insan kuşlar gibi uçmadığından, dört ayaklılar gibi dört ayağı üzerinde yürümediğinden, boğalar gibi kafası boynuzlarla süslü olmadığından acınmaya layıktır, denebilirdi. Bunun gibi güzel bir at, gramer bilmediğinden, börek yemediğinden dolayı bahtsızdır; akademi çalışmalarının hiçbirini öğrenemiyor diye boğanın talihine acınmalıdır, denebilirdi. Fakat at gramerci olmamakla ne kadar bahtsız değilse insan da deli olmakla o kadar bahtsız değildir; zira delilik onun doğasına bağlıdır. Ama işte benim ince düşünceli akıllarım, bana yeni bir itirazda bulunuyorlar ve "tanrılar" diyorlar, "insana doğanın vermediği şeyi zekasıyla gidermesi için, bilim ve sanatların bilgisini verdiler." -Fakat rica ederim, bana şunu söyleyiniz: böceklere bitkilere ve en küçük çiçeklere gerekli olan şeyleri o kadar büyük derin görüşlülükle veren doğanın, o sevecen ananın bilimler ve sanatlar insanın mutluluğu için şarttır diye düşündüğü halde bunları ona vermeyi unutmuş olması mümkün müdür? Bilimler ve sanatlar doğadan gelmezler."
"Altın çağının masumluğu yavaş yavaş bozulunca, muzır cinler, evvelce dediğim gibi bilim ve sanatları icat ettiler. İlk önce bunların sayısı azdı; pek az kişi bunlarla meşgul olurdu. Az sonra Keldanilerin boş inançları ve Greklerin işsiz güçsüzlüğü yüzünden bunlardan pek çok sayıda icat olundu ve her biri zihinlere birer işkence kesildi. Zira en önemsizlerinden biri olan gramer, bir adama tek başına bütün bir ömür eziyet etmeye yeter."
"Evet, insanlar kendilerini bilgeliğe ne kadar verirlerse mutluluktan o kadar uzaklaşırlar. O zaman bizzat delilerden daha deli olduklarından, insan olduklarını unutur tanrı gibi görünmek isterler; Titanların örneğine uyarak bilim üzerine bilim, sanat üzerine sanat yığarlar ve bunların her birini doğaya karşı savaşmakta birer silah olarak kullanırlar. Demek ki insanlar, hayvanların cehaletine, deliliğine ellerinden geldiği kadar yaklaşmak, hal ve yapılarının üstünde hiçbir şeye girişmemelilerdir ki kendilerine eziyet eden üzerilerine yüklenen sayısız sefaletin hissedilir şekilde azaldığını göreceklerdir."
"Bu adam, çocukluğunu ve gençliğini bin bir türlü bilimi öğrenmek için eziyet çekmekle geçirir; en güzel günlerini, uykusuz gecelerde, zahmetlerde, işlerde ziyan eder. Ömrünün geri kalan kısmında en ufak bir haz duymaz. Her zaman fakir, sefil, gamlı, neşesiz; kendi kendine bir yüktür, başkaları için de katlanılmazdır; renksizlik, zayıflık, ihtiyarlık ve her nevi sakatlıklar, mesleğinin ortasında gelip üzerine yüklenir, nihayet o başka insanların yaşamaya başladıkları bir yaşta ölür. Gerçi doğrusunu söylemek gerekirse, hiç yaşamamış bir insan için ölüm saatlerinin hepsi eşittir. İşte ünlü bilgenin görkemli tasviri."
"Bir tüccar, bir asker yahut bir hakim yaptığı çapulculukların kendisine sağladığı para yığınından ufak bir sikke ayırıp şu dindarca saçmalara kullansın; bundan fazlasına gerek yok: hemen hayatının bütün pisliklerinden ruhunun temizlendiğine inanır. Yalan yere yeminleri, hayasızlıkları, kavgaları, sefaletleri, cinayetleri, ihanetleri, hilekarlıkları, her şeyi, her şeyi o küçük para sikkesi temizlemiş, o kadar iyi temizlemiştir ki, adam bunlara yeniden başlamaktan başka bir işi olmadığını sanır." 
"Kitaplar yazarak ölmezlik peşinde koşanlar, hatiplerle aşağı yukarı aynı kumaştan yapılmışlardır. Hepsinin bana büyük minnet borcu vardır. Ama ben özellikle yalnız havailikler, saçmalıklar yazanlara ilham veririm. Zira makul eserlerle az sayıda akıllı insanın alkışlarını çekmek isteyen, hakem olarak Persius'ları, Laelius'ları reddetmeyen bu yazarlara gelince, bunların talihleri bence gıptadan çok merhamete layıktır. Zihinleri hep işkencededir; metinlerine ekler yaparlar, değiştirirler, silerler, sildiklerini tekrar yazarlar, tekrar tekrar gözden geçirirler, düzeltirler, akıl sorarlar; yaptıklarından hiç memnun olmazlar; bir eseri meydana çıkarmak için dokuz on yıl çabalarlar. Bu kadar uykusuzluk, zahmet, çalışmadan sonra, uykunun zevkini tatmadan geçirilmiş bu kadar geceden sonra elde ettikleri ödül nedir? Pek az sayıda okurun alkışı yani dünyanın en boş en havai şeyi. Hem bununla da bitmez: sağlığın, şişmanlığın, istirahatin elden gitmesi, bu gayretlerin kötü sonuçlarıdır. Hayatın bütün zevklerinden yoksundurlar; renkleri uçar, zayıflar, gözleri akar, hatta bazen de kör olurlar; fakirlik ezer, kıskançlık eziyet eder, ihtiyarlık ömürlerinin ortasında yakalar; bütün dertleri çektikten sonra da zamansız bir ölümle göçüp giderler. İşte bilge bir yazarın kendi gibi üç dört sefil tarafından övülme zevkini tatmak için, üzerine çekmekten korkmadığı dertler sürer. Benim koruyucuğum altında yazan yazar ise, tersine ne kadar mutludur; ne zahmet ne çalışma bilir, aklından geçeni yazar, heyecanlanmış düş gücünün bütün hayallerini kitap şeklinde bastırır; hiç silmez, hiç düzeltmez. Bilir ki yayımladığı saçmalıkların çılgınlıkları oranında hayranları olacak, yani delilerle cahillerin sayısız sürüsünü büyüleyecektir. Birkaç alim ve ince kimse eserlerini inceleyip de hor görürse, onun umurunda mı? İki üç makul şahsın ıslıkları, her taraftan toplayacağı sayısız alkışların parlak gürültüsü ile bastırılacak değil mi ki?"

4 yorum:

Bahanur dedi ki...

Sevgili Erasmus'un Deliliğe Övgü adlı romanını, evirip çevirip sağlam bir yazı haline getirdiğin için teşekkürler. İnsan toplumdan uzaklaştıkça, aslında kendisinden de uzaklaşıyor ve bu da 'Bulantı' ya yol açıyor. Jean Paul'ü de yad edelim buradan. Her nasılsa, bazen uzaklaşıp kendinle cebelleşmek de candır. Bunu da özenle belirtmek gerekir ki kimse delirmeden gerçek benliğini bulamaz.

Biraz delilik iyidir, biraz ama.

KabaKulak dedi ki...

haşmetim manyaklığını bu şekilde haklılığa kavuşturamazsın. ama süper bi paylaşım olumş teşekkürler, tebrik +rep la

pippi haşmet dedi ki...

Bahanur , biraz evet fazlası zaten bizim gibilere pek uymuyor. Kendimizden uzaklaşmış oluyoruz sanki. Biraz delilik iyi

pippi haşmet dedi ki...

KabaKulak, yakalandım pof :)