bir herifin gizli defteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir herifin gizli defteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2013

Little Fish



Geçen hafta şöyle bir şey oldu:

Bendeniz soğuk bir insanım. Özellikle de kur ihtimali olan erkeklere karşı buuuz gibiyim. Bir gün bir partiye davet edildim. Akşam saatlerinde olan bir partiydi, hafif bir müzik, az alkol, yemek, eş dost sohbetinden ibaretti.

Ben her yerde, her saat çalışan bir insan olarak, durmadım orada da bir köşeye çekildim çalışıyordum. Yanıma bir adam yaklaştı. Adam baştan fail. Gayet güzel giyinmiş, sarışın ve kelimsi. Bitti tabii, zaten kralı gelse de bitirecek bir şeyler bulurdum.

Bilmem ne fabrikasında bilmem ne müdürüymüş efendim, adını da söyleyeyim tam olsun diyeceğim ama C'li bir şeydi işte. Cemal, Cengiz, Cemşit ne bileyim öyle bir şeydi.  Aldığı ödüllerden, sertifikalardan, okul müsamerelerinden, okuma bayramlarına kadar başarılarına dair biraz kafa sikti. Sonra ben içkinin de etkisiyle aldım sazı elime. Hazır beni dinleyecek bir sazan bulmuşum, durur muyum? Hiiiiç susmadan çocukluğuma kadar anlattım adama. Adamın beklentileri büyük, ortak arkadaşlar falan, hafiften değil bayağı bayağı yazılıyor. Hiç olmayacak özellikleri bulup buluşturup "Aa aynı ben." diyor ama yemem mümkün değil. Anladı herhalde, bu sefer de zıtlıkları söylemeye başladı. E bu da çekici gelmedi. Hiçbir şekilde gideri yoktu mevzunun. Benden nefret de edebilirsiniz sevgili erkek arkadaşlarım ama elimde değil, sümük gibi davranıyorum cinsinizin arkadaşım olmayanlarına. Bana komik geliyor böyle şeyler, günlük hayatta herkesin önemsediği o kadar çok şeye kıskıs gülüyorum, kimsenin siklemediği o kadar küçük ayrıntıları dert ediyorum ki.. Annem, bana sökmez bu ufak numaralar.

Sonra samimi olduğumuzu düşünmüş olmalı ki, "Ailemle yaşıyorum, çok zor oluyor." dedi. Dedi ve adamın olmayan gideri bile ortadan yok oldu. Lan arkadaş, sen kırkına gelmişsin, ne annesinden bahsediyorsun.. İşin gücün var, git bir oda falan tut kendine. Yazııık..

Sonra bir beş dakika daha işlerimi halledip he he diye konuşmasını geçiştirirken bir arkadaşımı gördüm ve aynen topuk. Kaçtım resmen ve çok affedersiniz adam göt gibi kaldı. "Ben şimdi ne yapacağım.?" diye söyleniyordu, "Bulursun birini ya takma." dedim. Nihahaha

Abi valla kusura bakmayın. Erkek düşmanlığım var benim sanırım. 

Uzaktan çok daha sevimliler.

31 Temmuz 2013

Tatillesek de mi Biip Tatillemesek de mi Biip

Yıllık iznimi alır almaz ailemin yanına geldim. Aslında pek fazla seçeneğim yoktu. Güneylere inmek hakkımı geçtiğimiz yaz kullandığım için bu yazı ailemin yanında geçirmem gerekiyordu.

Babaannem, geçtiğimiz yıl yüz felci geçirmişti. Şimdi iyi görünüyor, yüzü. Sık sık düştüğü için baston kullanıyor artık. Beni özlemiş tabii, geldiğimden beri "Güzel kızım, çok özledim." deyip sarılıyor. Ayrıldığımız günleri hatırlayacak olursak, enteresan tabii bu durum. Bakalım, ben dönene kadar istikrarla beni sevmeye devam edecek mi, ben onu çok seviyorum her şeye rağmen.

Annemi, babamı o kadar özlemiştim ki.. Sırf yıllardır sarılacak kimsem olmadığı için... Deli gibi sarıldım, hatta evin önündeki yolu bavullarımla yürürken neredeyse ağlayacaktım. Neredeyse diyorum çünkü uzun zamandır ağlayamıyorum. Bir türlü akmıyor gözyaşlarım. Geçenlerde açtım müziği, uygun ortam hazırladım, yediğim kazıkları düşündüm, ağlamaya çalıştım. Ağlayamıyorum arkadaş, görseniz perişan oldum ağlamak için. Sonra da koy götüne deyip uyudum, napiim.

Benim KPSS meraklısı komşularımda değişen bir şey yok. Bu sefer benim verecek cevabım var en azından. Mesleğimi söyleyip öğretmenlikten daha iyi şartlarımın olduğunu söylüyorum, öyle olmasa bile :) Bıktım arkadaş, daha bugün bile "Öğretmenler iyi kazanıyor, benim kızım arabasını aldı." dedi adamın biri. Hoca da durur mu yapıştırmış cevabı: "İki maaşla yine bir şeyler oluyordur tabii." Cücük beyinli miyim olum ben, işim gücüm olmadan, götümü toparlamadan evleneyim, işe yaramaz birinin sorumluluğunu alayım.

Yoga yapıyorum, bisiklete biniyorum, arada ona buna sarılıyorum. Güzel her şey.

27 Temmuz 2013

Aktivist Biraz da Anarşik


Doğuştan anarşist, aktivist idim. Abartmıyorum: İspatı

Ailemde kimse bana bir şeylere karşı gelmem konusunda nasihat etmedi, karşı geldiğimde bu durumu pekiştirmedi. Vardığım sonuç, "İnsanın içinde olacak hacıt"

İlkokul yılları, bir gün dersin ortasında sesler duyduk, köpek sesleri. Okulun bahçesinde baktığım birkaç köpek yavrusu vardı, teneffüslerde gidip severdim. Belediye, çöp kamyonu ve silahlı çöpçüler göndermiş, evet evet silahlı çöpçü. Ne kadar sokak köpeği varsa öldürmüşler, sıra benim yavrularıma gelmiş. Pencereden durumu görünce bağırdım çağırdım öğretmene. "Ben gidiyorum, bu ne ya? Okulun bahçesi burası. Bu kadar çocuk var burada, böyle mi örnek oluyorlar bize!" Öğretmen beni tutmaya çalışıyor ama ne mümkün. Belediye binasını basmaya gidiyorum. Yarım saat dil döktü adam, "Pippiciğim, yavrucuğum ne olur gitme, söz veriyorum başkana ben söyleyeceğim. Şimdi gitme.." O kadar çok yalvardı ki tamam demek zorunda kaldım, zaten gitmek ne mümkün koca adam tutmuş bırakmıyor. Ondan sonraki her saat başı, her gün sordum. Başkana iletilmiş, başkan özür dilemiş. Yemedim ama en azından bir daha böyle bir olay yaşanmadı. Gurur da duymuyorum, ne olursa olsun gitmem gerekiyordu. Başaramamışım.

Yine ilkokul. Liderlik özelliğimden faydalanarak bir ekip oluşturdum. Salaklar mıydı bilmiyorum ama Hitler gibi etkileyici ve kitleleri peşinden sürükleyen biriydim belki de. Çöp toplama ekibi. Her teneffüs ekiple beraber çöp topladık. 

Sınıfta yardıma ihtiyacı olan bir kız vardı. Ondan habersiz okuldan bir sürü eşya toplayıp birileri getirdi ayağına kıza vermiştim. 

Zengin bir piç vardı. Bir gün durumu iyi olmayan bir kızın yakalığını yırttı. Kız hüngür hüngür ağlıyor, "Annem beni öldürecek, ne diyeceğim ben anneme." diye. Öğretmenden para istedim, çarşıya kıza yakalık almaya gittik. Yakalığı aldık, sonra da artan parayla kız bisküvi almak için (aslında planım gereği) zengin piçin babasının dükkanına gittim. Bisküvileri aldım, "Ne oldu, hayırdır?" dedi adam, "Oğlunuzun marifeti." dedim. Adam bisküvilerin parasını almadı. Sert bir adamdı oğluna karşı, kesin ağzına sıçmıştır akşam. Nihaha

Belediye başkanının torunu bizim sınıftaydı. Hayat bilgisi dersinde yollardan bahsediyorduk. Çocuk evet, şuranın yolları da şöyle bikbik diye şikayet ediyordu. "Bunu bize değil, dedene söyleyeceksin." dedim. Öğretmen de çocuk da ne olduklarını anlayamadılar ama iyi oldu tabii. 

Gibi gibi.. Bunları kimse öğretmedi. Bacak kadar çocukken kalbim, aklım, mantığım böyle diyordu. Hiçbir zaman kedilerin kuyruğuna teneke bağlayan çocuk olmadım. Neden olmadığıma ilişkin tek mantıklı cevabım kitap. Kitap okuyun, kitap okutun, kitabı sevdirin çocuklara. Her şey orada. 


4 Şubat 2013

Benzemek


Babaannemin büyükbabama sunduğu bir geyik olarak "Yaşlandıkça babana benzedin!", anlamsız gelirdi bana. Şimdi bunu inkarım anlamsız geliyor.

Büyükbabam, yemek masasında birilerinin tabağına yemek koymaktan haz alırdı. Beslenme üzerine odaklanmış bir hayat anlayışı vardı, desem bile abartmış sayılmam. Babam, bu durumdan hiç haz etmediği gibi büyükbabamı uyarırdı. Büyükbabam vefat ettikten sonra babama bir haller oldu. Birkaç sene geçince büyükbabamda sevmediği özellikleri yapmaya başladı. Aynı büyükbabamın yaptığı gibi tabaklarımıza sürekli yemek dolduran bir adam çıktı karşımıza. Uyardığımızda şaşırdı, farkında bile değilmiş. Hadi bunu anladık diyelim şuna ne demeli: Annem tıpkı anneannem gibi sesler çıkarıyor. Geğirmekle hıçkırık arasında bir ses çıkarır anneannem ve annem de birkaç senedir aynı sesi çıkarmaya başladı. O bir şey değil, İstanbul'a gelene kadar ben de bu sesi çıkardım bir sene kadar. Demek ki gelmesem aynen devam...

Şimdilerde annemin paniğini yaşıyorum. Kadıncağız dakika oturamaz bir yerde, kitap delisi kadın kitap okuyamaz, konuşsan dinlemez, dinler gibi görünür başka şeylerle uğraşır. 
Bakıyorum kendime, aynı annem olmuşum. -İnşallah allam allam götüm o kadar büyümez.- Rehber, çok konuşuyor, bunu konumuzun dışında tutarak devam edecek olursak dinlerken afakanlar basıyor. Oram buram kaşınıyor aniden, "Hıhı, evet, tabii, kesinlikle..." gibi öteleyici cümleler(!) kullanıyorum. 

Özet geçiyorum yine, anneme benziyorum, bunu acilen durdurmam lazım. Tamam annemi seviyorum ama özgün olmam lazım değil mi?

Görsel: George Goodwin Kilburne

3 Şubat 2013

Buzdolabını Sildirdi Hem de İçini Dışını


Dün, iş çıkışı rutinim olan metroya doğru yürüme eylemini gerçekleştiriyordum. Yolda kadının biri durdurdu ve metroyu sordu, gösterdim. Aynı kadın, metro merdivenlerine geldiğinde de metroyu sordu. "Beni takip edin", deyip kadınla beraber yürümeye başladık.

35 gibi görünüyordu, sormadım ama eminim 25 kadardı. 3 çocuklu bir kadın. Evlere temizliğe gidiyor. Başladı anlatmaya.

Şişli civarında oturuyor, en azından evini Şişli'den bulabiliyor. Temizlik için Maslak'a rica ettikleri için gelmiş ve tabii temizliğe gittiği kadın 'Ben seni otobüse bindiririm." dediği için güvenip gelmiş. Ev sahibi -mi demeli bilemedim-, buzdolabının içini dışını sildirmiş, evi komple temizletmiş ve 50 TL vermiş. Üstelik kocasının gelmesini bahane ederek otobüse de bindirmemiş. 

Maslak karanlığında evinin yolunu bulmaya çalışıyordu. Akbili yoktu, muhtemelen o 50 TL dışında parası da...
Sonradan sordum da arkadaşlara bu işin piyasası da 50 TL değilmiş zaten. Birkaç sene önce 70 TL verdiğini söyledi arkadaşım. 

Okuma yazma bilmiyor, kafası almıyormuş. Paltosunun altında açık renk bir pijama görünüyordu. Siirtli, Türkçesi zor anlaşılıyor. Ben anlayabildim ama.

Tayfun Talipoğlu gibi anlattığıma bakmayın, meselem farklı. Hep bildiğimiz şeyler bunlar, evlere temizliğe giden insanlar var evet, eminiz bir sürü de sıkıntıları vardır tıpkı bizim bilmem ne uzmanları, müdürleri olarak sayısız sıkıntımızın olması gibi.. Ama işte, görmek başka oldu. Uzak değil, aynı metroya biniyoruz. 50 TL verip evini ve buzdolabını temizleten insanlar bir yanda, adını sormadığım o insanın hayatı bir yanda... Sobalı bir evde yaşıyor. Saat 21:00 civarı eve gidecek, o saate kadar çocuklar soğukta, aç biilaç onu bekliyor. 

Sadece, o insanla tanışmak başka bir duyguydu; bilmek gibi değil, öğrenmek gibi de değil.. Tarifsiz bir duyguydu, paylaşmak istedim.

Görsel: Nicolae Tonitza

2 Aralık 2012

Yine Gülecek Bir Neden Lazım



"Hızla çıktım içinizden, deriniz oldum."
Veysel Çolak

vernonsullivan'ı sevdim. Selam olsun sana!

Tükenmişlik... 
Dışarıdan bakan kimse tükendiğimi söyleyemez. Kimi zaman titreyen ellerim, kimi zaman gözlere bakamayışım, kimi zaman çok fazla ve ani sinirim... Tüm bunlar benim tükendiğim anlamına gelmiyor, değil mi? Gelmiyor!

İnsanlardan ne zaman nefret ettim bilmiyorum. Düşünüyorum düşünüyorum bulamıyorum. İnsanlara değer vermeyi ne zaman kestim? 

İlişkiler ama bak abartısız her türlü ilişki çürümüş. Bunu her gün biraz daha iyi anlıyorum. Arkadaşlıklar, aşk.. Zaten aşk diye bir şey var mıymış, yokmuş. Hâlâ şaşkınım; onca zaman var olmadığını nasıl olmuş da anlamamışım. Bunu herhangi bir eziklikle, acıyla söylemiyorum. Tespitim budur. 

Sonracığıma işte... Blog değil mi? Yazmayı çok istiyorum ama bir türlü uygun kelimeleri bulup içimi dökemiyorum. Son zamanlarda içimi döktüğüm sikindirik yazılar yazıyorum sanki; artık espri yok, artık dünya meseleleri yok... Sadece boktan cümlelerimle anlattığım içimin içi var. Ne saçma! 

Her şeye yeniden başlamak istiyorum. Hani yetişkinler için tek yeni yıl şarkımız var ya: "Kendime yeni bir ben lazım." diyor. Heh o şarkı tam bana göre işte. Yeni bir aşk ve iş kısmını çıkar gerisini yapmam şart. Gerisinde ne diyordu?

Anlatsam roman olur denilen mükemmel atraksiyonlu hayatımın keşke her köşesini anlatabilsem size. Beni sever misiniz, ergenlerin özendiği biri mi olurum bir anda bilmiyorum.

Yazamadıklarım çoğaldıkça blog yazılarım azalıyor. 

7 Eylül 2012

En Büyük Veda


"Anason kokarken sofralar / Yaşlandırıyor seni aynalar
Her geçen yıl birer birer / Masadan eksiliyor dostlar"

Zakkum'un Anason şarkısını orada burada duydum hep ama dinlememişim. "Anason" kısmını "Bana sor" diye anlıyormuşum, onu fark ettim geçen. Sonra şarkı anlam kazandı haliyle. Birden gözlerim doldu. Babamın ağlayarak içeceği bir şarkı olmuş bu. 

Herkesin bir yarası vardır. Benim yaram da babam. 
Hep babamdan bir yara olarak bahsettim ama derinine inmedim, inemedim. Şimdi bu biraz vedadır eski günlere, geçmişime ve aileme.

Hani nereden başlayacağını bilemediğin uzun hikayelerin vardır, bu da benim için onlardan biri. Ne desem nereden başlasam bilemiyorum.

Babam. Yakışıklı, dinç, saygı değer, sevilen, el üstünde tutulan bir adam. Memurdu, şimdi emekli.

Ben kendimi bildim bileli babamın alkol sorunu var. O bunu hiçbir zaman sorun olarak görmedi elbet. Anısal hafızam çok kuvvetlidir, her anım en dibine kadar hafızamda yer tutar. Lanet ki böyle bu. Çocukluğumda babamın gece yarısı gelip kendini affettirmek için bana oyuncaklar aldığını çok net hatırlıyorum. Hani küçük mobilyalar olurdu, takım halinde. Onlardan beş altı tane birden getirirdi. Ayakkabı alırdı bolca, sonra elektronik aletlere sardı. Ama bana aldığı hatta eve elinde bir şeylerle geldiği günleri tek tek sayabilirim. O kadar az şey alırdı, getirirdi. Sever miydi, muhtemelen ama bir gerçek vardı herkesin bildiği, kardeşimi her zaman daha çok sevdi. Babama benziyordu, bense anneme benziyordum.

Beni sevsin diye birçok şey yaptım. Güçlü oldum. Belki erkek olsam beni daha çok severdi diye erkeksi davranmaya başladım. Babam içerken ona eşlik ettim, kusana kadar içtim. Onun yanında kusmadım. Onun yanında hiç zayıf olmadım. 

Babam ben liseye gidene kadar bana harçlık vermedi. Yumiyum yiyen kızları bile kıskanırdım alamıyorum diye. Para vermezdi çünkü düşünemezdi bizim paraya ihtiyacımız olabileceğini. Bu kadar uzaktı babalığa.

Babama hiçbir zaman hiçbir şey için tam manasıyla kızamadım. Çünkü iyi biri, bilmiyorsa içinden gelmiyorsa onu suçlayamam. Sevmeyebilir, ilgilenmeyebilir ki seviyor da, büyüdüğümde anlayabildim ama olsun. Kardeşim üniversite için İstanbul'a geldikten bir yıl sonra onun yokluğuna alışıp beni fark ettiler. Abartmıyorum hiç, beni görmeye başladılar. Halimi hatrımı sorup yemeğe çağırmaya başladılar. Enteresan değil mi? Annemle babamı hissettiğim topu topu 4 senedir sanırım. 

Çocukluğumda babam her zaman sarhoştu onu hep sarhoşken hatırlıyorum. İçmediğinde çok sinirli olurdu, daha doğrusu gergin; yanına yaklaşamazdım korkudan. İçtiğinde ise fazla sevdiği için canımı yakardı. Birkaç kez öldürüyordu beni istemeden tabii. 

Babamı çok defa yerden kaldırdım. İçtiğinde aile fertleri onun yüzüne bakmazdı. Bir ben dayanamazdım. Bir gün yine gelmiş bahçede düşmüş kalmış. Ben 1,5 metre boylarında 45 kilo bir hatunum, 100 kilodan fazladır babam, onu yerden o hiç yardımcı olmadan kaldırdım. Başardım ama sonra sonra bel ağrıları çekmeye başladım tabii. Bir keresinde yine düşmüştü, kimse ilgilenmedi. Baktım alnı yara olmuş, o sızmışken ağlaya ağlaya pansuman yaptım ona. 

Çok uğraştım zamanında beni sevsin diye, hep uğraştım aslında. Sonra ne oldu emin değilim, "Artık sevilsem ne olur" demiş olmalıyım ki bıraktım beni sevmesini beklemeyi. Olmuyorsa olmuyor. 

Ben İstanbul'a neden geldim biliyor musunuz? Çevremdeki hiç kimse bana 200 lira veremedi diye. Ben o dönem ciddi ciddi etamin işine sarmıştım amacım etamin yapıp blog üzerinden satmak ve en azından harçlık çıkarmaktı. Birkaç tane yaptım ama malzeme almam gerekiyordu. Babamdan para istedim, bakarız falan dedi beni ciddiye almadı yine. Halbuki bunu öylesine güçlü istiyordum ki... Ruhumu dinlendiriyordu, yaparken keyif alıyordum ve karşılığında üç kuruş kazanacaktım. Olmadı, bana para vermedi. O dönemde kardeşinin oğluna geri ödemeyeceğini bile bile iki kredi kartı veren babam bana 5 kuruş vermedi. Çok garip bir acıydı benim için, tarif edemiyorum. Sonra 'müthiş insan'ın gazıyla İstanbul'a geldim. Yanından ayrılmamı istemiyordu babam. Bilet almaya giderken "Sana şimdi 500 lira vereyim gitme." demişti. Kabul etmedim. Ben bu olaydan çıkaracağım dersi çıkarmıştım zira.

İstanbul oldu. Ben İstanbul'da zar zor da olsa başardım ve ayaktayım. Geldiğimden bu yana babam parayla ilgili tek bir şey sormadı. Bir şeye ihtiyacın var mı, paran var mı kızım demedi, bir kere bile. 5 kuruş vermedi. İlk ay annemin gelirken harçlık olarak verdiği 600 lira ile iş yerine 3 vasıta ile giderek, yemek parası verilmezken geçinmeyi başardım. 20 gün çalıştığım için ilk ay da bir o kadar maaş almıştım. İki ay ben 600+600 ile geçindim İstanbul'da, bahsettiğim şartlarda. Aç kaldım gerçekten aç kaldım. Çok iyi hatırlıyorum, iş yerindekiler yemek söylediğinde cebimde param olmadığı için aç kaldığımı. Böyle şeyler yaşadım ben. Yalnız başıma. Tek destekçim yoktu, iş arkadaşlarımın ve müthiş arkadaşın manevi desteğinden başka. Eve çıkmam gerekiyordu artık ve bunun için de 1000 lira gerekiyordu. Önce babamı aradım böyle böyle dedim ve bana 1000 lirayı vermedi. İstanbul'a yalnız gönderdiğin ve hiçbir yerden 1000 lira bulamayacağını bildiğin kızına 1000 lira vermez misin ihtiyacı olduğunda? Vermedi. Avans alıp eve çıktım. 

Sonra sonra düzeldi hayatım. Maaşımı tam almaya başladım, iyi bir iş teklifi aldım, zam aldım, zam aldım, zam aldım... Karınca gibi çalışarak, gece gündüz demeden çalışarak.. Ayakta durmak zorundayım çünkü, arkamda bana destek olacak kimse yok, kimse yok.

İki aydır toplayabildim götümü. Uzun zamandır ihtiyacım olan şeyleri almaya başladım, toparlanıyorum ve babam halimi hatırımı sormaya başladı. Nedeni varmış... Benden kredi çekmemi istiyor. 20 bin. Kuzenime verdiği kartları ödemek için.. 

Yaşadığım acıyı anlatmaya çalışsam da başaramam, imkanı yok başaramam. Ben babamı ilk kez reddettim. Yalan uydurarak da olsa reddettim. İlk kez reddettim, canım acıya acıya reddettim. Çünkü ben bunu hak etmiyorum, bana biçtiği hayatı hak etmiyorum. Kazarak, deli gibi çalışarak bir şeyler başarmaya çalışıyorum ve bunu salak kuzenim ya da bir başkası için mahvedemem. Benim şu şartlarımla 20 bin çekmem demek hayatımı ipoteklemem demek.. Babam düzenli ödeyeceğini söylemişti ama kimin umurunda. 

Bayramdan beri annemle babamı bir kere bile aramadım. İçimden gelmiyor. Beni üzen, yaralayan hisleri canlandırmaktan başka bir işe yaramıyor sesleri. İçimi rahatlatan bir anne baba sesi yok çünkü. Yok.

Belki de bundan sonra bir daha hiçbir zaman uzun süre bir arada yaşayamayacağız. Belki belki belki bilmiyorum. Hazırım. Deli gibi kahrolacağım, babamı tanımadan babasız geçen yıllara yanacağım, anneme de öyle ama yapacak bir şey yok. Herkesin bir hayatı var ve ben bu hayatı yaşıyorum. Baba-anne sevgisi görmeden geçen yılları sevgililerle tamamladım hep. Bir insanın 12 yaşında sevgilisi olması normal mi? 26-12 arasında 35-40 sevgiliye ne demeli? Arkasından ağladığım sevgili de ya iki ya üç. Sikime takmamışımdır kimseyi. Nasılsa orada öyle bir boşluk var ve o olmazsa başkası dolduracak o boşluğu. Hasta kafa.

Şimdi yokmuş gibi geliyor ailem. Varlıkları ile yoklukları arasındaki fark bariz. Varlıkları acı verirken yok saymam huzur veriyor. Sadece annem için de babam için de üzülüyorum. Vicdanım sızlıyor hayatlarına baktığımda. Yanlış hayatlar, heba olmuş hayatlar... Bu kadar. 

Birini kaybettiğinizde onunla yaşadıklarınız yüzünden değil, yaşayamadıklarınız yüzünden üzülürsünüz anlamında bir de söz vardı kime ait ve tam olarak nasıldı bilmiyorum. 

Çok mu yalnızmışım ne?


Not: Ben kaplumbağam Müslüm'ü çok severdim. Elime geçen her kuruşla ona yem, oyuncak, bakım kremi alırdım. İhtiyaçlarını düşünür ve onu kucaklardım bolca.

He bir de tepedeki baba kız Shante Young diye bir ablamıza aitmiş.

27 Ağustos 2012

Tabirinin Caizliği Umurumda Değildi de Ondan


Herhangi bir sebepten eski fotoğraflarımı karıştırma fırsatı buldum. Hatta ev arkadaşım ve rehberim olan enteresan insana da birkaç tanesini gösterdim.

-Ne zaman çekildi bunlar?
-Hımm 7-8 sene olmuş.
-Yuh, o zaman hiç yaşlanmıyorsun sen.
-Zannımca

Uzatmalı 'sevgili olmak isteyen' kişi de mesajla kendini hatırlatmaya çalıştığı dönemlerde:
-Eskiden bakışların sadeydi, duruydu. Şimdi daha farklı bakıyorsun, eskisi gibi baksan keşke. İstanbul'dan önceki gibi, eski zamanlarımızdaki gibi...

Değişti mi değişmedi mi ifadem diye ilk o zaman düşünüp karıştırmaya çalışmıştım fotoğraflarımı. Mamafih elimde yeterince fotoğrafım olmadığı ve fotoğraflarımı istediğim güzide insan istediğini alamamanın verdiği gerim gerim gerginlikle beni iplemediği için fotoğrafsız kaldım uzun bir süre. Daha bu gece adam gibi oturup inceleyebildim.

Evet değişmiş. Belki yaşlanmamışım, buna dair bir iz yok. Başkaları görmese de benim gördüğüm farklar var ama.

İyiydim o zamanlar, mutluydum çünkü bilmiyordum. Ne öğretilirse inananlardandım. Benim kendinden açık bir kafam var, hiçbir şeyi yadırgamam. Buna rağmen taşra kafasında, taşra kültüründeydim. Bunu bilmiyordum. Sonra üniversite bitti. 3 yıl süren ev hapsi. Sözlükler, bloglar, friendfeed benim öğretmenim oldu, herkesten bir şey öğrendim. En çok da o dönem sevdiğim adamdan. Klişenin dibine vuracak olursak, sevgi bitse de saygım her daim sonsuzdur efenim. 

Bu üç senede acılarım sessizce gelmedi. Travmatik oldu hep. Aniden yandı canım, canım yandıkça daha az güler oldum. Son iki senede ise tatmin olmayan duygularımdan dolayı bastım hüznü sıfatıma. 

Bunların hepsini fotoğraflara bakarak çıkarıyorum. 
Misal son 1-2 senede öyle az fotoğrafım var ki... Olanlarda da deli gibi gülmüş olsam bile hüzün görülüyor. Ben görüyorum.

Bir de yalnızlığımı görüyorum bolca. Çok nadir, bir fotoğrafımın başkası tarafından çekilmişliği. Sıfatımı kazımak için zamana, enerji buldukça kendim çekmişim. Bir allahın kulu da çıkıp "Gel fotoğraflarını çekelim", "Bir fotoğraf çekineeebilir miyiz?" dememiş. Baktığımda yine yalnızlığıma bir iz daha: Arkadaşlarla çekilmiş fotoğrafım da yok denecek kadar az. Birileri fotoğraf çektirirken yoldan geçen kız rolü oynamışım en fazla. Tamam sevmem fotoğraf çektirmeyi birileriyle ama sosyal bir insan olsam bundan kaçamazdım; kaçabildiğime göre yalnızım, yalnızmışım.

Şimdi de aşamıyorum. Öyle yüksek, öyle sağlam duvarlar örmüşüm ki etrafıma. Fark ediyorum. Liseden beri insanlara sarılmıyorum ben fazla, dokunmalarına izin vermiyorum. Makas Eller'deki gibi sanki.. İncitmekten, incinmekten korkup kaçıyorum. Sarılmaktan, dokunmaktan... Daha bugün oldu mesela, izin kullanan arkadaş izinden döndü, birkaç kişiyle sarıldı. Bana geldi, bir durdu. Sonra eğreti sarıldık. Halbuki iş yerindeki en sevdiğim, sevildiğim hatundur kendisi. Garip. Duvarlar yıkıla!!!

En büyük adımı her şeyi fark ederek atıyorum. Bundan önce kimse beni uyarmamış, ben de böyle gelmiş böyle gider, sikimden aşşa kasımpaşa, çok da lülü kafalarında olduğum için dert bilmemişim bunları kendime. Şimdi eni konu beni adam etmeye kendini adamış bir yol arkadaşım, ev arkadaşım, rehberim var. Onunla fark ediyorum çoğu şeyi. Canım yandı, deli gibi yandı her seferinde. Bir tarafta seni deli gibi beğenen, tabiri caizse köpeğin olan erkekler diğer tarafta durmadan kusurlarını sıralayan bir adam.. Çok çeliştim, neden mutlu olmadığım bir şeye devam ediyorum ki, gidip şımartılayım... Ama her seferinde durup düşünüp, tabirinin caiz olması umurumda değil, götümü sıkmaya karar verdim. İyi ki de yapmışım bunu. 

Hayatımda yeni bir dönem açıldı fark etmeden ve böyle olacağını, bu yöne gideceğini bilmeden..Elimin duruşundan, bakışımdan, dilime dolanan şarkıdan hakkımda bu kadar ipucu elde edilebileceğini bilmiyordum. Ediliyormuş. Bir sürü eksiğim var. Liste uzayıp gidiyor, ben her geçen gün birazının üstüne daha çizgi atabiliyorum. 

Hastalık denen bir gerçek varmış bir zamanlar, ben onu kabus edip gömdüm geçmişe. Tedavinin yolu buymuş ve eklemeli şunu: Kendimle gurur duyuyorum. Başka biri olsa bu kadar ağır yüklenilmesiyle hastalığın dibine vururdu. Ben vurmadım. Bir ara fal da baktırmıştım. Kadın son bir dilek/soru dedi ve kart seçti. Hastalığı geçirdim aklımdan. Gördüm, gücü temsil eden kart çıktı. Kadın, "İnanılmaz güçlüsün. Başkası belki yok olup giderdi yükünle ama sen devam edebiliyorsun ve atlatıyorsun bunu." demişti. "Gücünle atlatıyorsun, çok güçlüsün." diye vurguladı bolca. Yalan yok, hoşuma gidiyor birinin benim gücümü görmesi. Çünkü ben iyi oldukça sorunumun küçük olduğunun sanılması ve daha çok yüklenilmesi canımı çok yakmıştı geçmişte.

Sonum ne olur bilmiyorum, bir sonum olur mu bunu da bilmiyorum. Sadece yaşıyorum. Kendime, çevreme çalışarak yaşıyorum. Sevdiğim şeyleri yapmaya çalışıyorum, sevdiklerimi üzmeden yaşamaya çalışıyorum. 

Özet: Götü sıkacaksın. Dert çekmek zorunda değilsin, bu değil söylediğim. Acı yok Rocky! Özeti bu. Eğer iyilik, sağlık, güzellik, huzur görüyorsan ucunda o götü sıkacaksın. Sıkmalı!

Hâlâ "Çok mutluyum la la la, mükemmelim." diyemem ama çok şey değiştiğini fark edebiliyorum. Geçenlerde ailemin yanına gidip sadece 1 gece kalmama rağmen deli gibi dönmek isteyip döndüğümde "Eviiiiim" deyip yastığa yorgana sarılmamın sebebi budur. Eskiden orası benim evimdi, ben öyle derdim. 'Eve gitmek'ti. Şimdi 'aile ziyareti', hemen dönülmesi gereken ait olunmayan bir yer artık. 

Böyle böyle yürümeli, koşmalı, akıp gitmeli.

Aşk mı?
O hep içte, sessizce. Kimi zaman durarak kimi zaman koşarak kimi zaman duvara kimi zaman suya, gelmişe, geçmişe, var olana ve geleceğe...



13 Ağustos 2012

Kendine Ait Kendine Ait Kendine Ait


İstanbul'a geldiğimden beri yaşadığım en büyük sorun bir odamın olamayışıydı. Kiminle nerede kalırsam kalayım, bilgisayarımı açacağım, temiz düzenli bir odam olmadı, olamadı.

Çocukken odam yoktu benim. Annemle babamın odasında kalıyordum. İki çekmeceli küçük bir komodinim vardı. Kitaplarımı, defterlerimi ona doldurup onun önünde oturuyordum çoğu zaman. Sonra küçük bir masam oldu aynı odada. Günlüklerimi orada yazıyordum yatmadan evvel. 

Evde sekiz odamızın olduğu gerçeği ise beni delirtiyordu. Misafir yatak odası, misafirin misafiri yatak odası... Duyan da sürekli misafir ağırlıyoruz sanır, babaannemden gelebilen mi vardı sanki..

Önce bir denemem oldu, eşyalarımı taşıdım sessizce bir odaya. Beni yaka paça dışarı çıkarmaları ile sona erdi bu girişimim. Ardından tekrar gaza gelip misafir yatak odalarından birine koydum eşyalarımı. Yine ağlattı babaannem, bağırıp çağırdı ama yılmadım. Direndim.

15 yaşımdaymışım odam olduğunda, buna da şükür. 10 sene kullanmışım odamı. 10 seneden biraz da fazla hatta. Duvarlarında şimdi isimlerini bile hatırlamadığım yerli yabancı şarkıcıların etiketleri duruyor. Ergen notlarım duruyor duvarlarımda. Yırtıp atmadım, silmedim ki o değişimi görebileyim. Gördüm de...

Odam benim her şeyimdi. Hele üç sene odadan dışarı çıkmayınca oda anlamına anlam ekledi. Bağıra bağıra ağladığımı da gördü, zıp zıp zıpladığımı da. Oturup kitap okuduk, sarhoş olduk. Odam... 10 aydır eksikliğini hissettiğim en önemli en önemli şey!

Şimdi bir odam var. Bu yazı bunun için. Bugün bu yazıyı kendi odamdan, kendi bilgisayarımdan yazabiliyorum. *Bu konuda ve diğer tüm konularda bana rehberlik eden gizli kahramanım, sana teşekkür ederim*

Virginia Woolf'un dediği gibi, kadının, ki herkesin kendine ait bir odası olmalı. 
Benim kurtarıcım bu, herkesin böyle olmalı. İstediği müziği dinleyip istediği yazıyı okuyup istediği filmi izleyebilmeli. 

Velhasılı kelam, işiniz gücünüz ilgi alanınız ne olursa olsun, bir kez daha yinelemekte zarar görmüyorum: Kendinize ait bir odanız olsun. Sakinliğin huzurunu tadın. 3 sene bana bunu öğretti ve yokluğunun nasıl bir cehennem olduğunu şu 10 ay. Aman diyeyim!

Çok gevezelik ettiğimin farkındayım, tadını çıkarmak için sanırım bilerek uzatıp bilerek zorluyorum. 

Özet geçerse bu piç, ben mutluyum arkadaş. Sevgili rehberim, değerli odam, mükemmel adresim ile bayramım geldi. 




8 Ağustos 2012

Yatmadan Önce

Dün bitti.
Bugün de bitti.

Bazen bazı şeyleri neden yaptığıma dair herhangi bir sebep bulamıyorum. Neden? Yok. "İçimden öyle geldiği için..."
Bazen de bazı şeyleri neden yapmadığıma dair mantıklı bir gerekçe bulamıyorum. "İçimden gelmiyor."

İçimden gelip gelmemesi yeterli. Hani içinden ne geliyorsa onu yap, "yüreğinin götürdüğü yere git" var ya bende o hep var. Sorun şu ki içimden çoğu zaman uyumak geliyor. İnternetin altını üstüne getirmek geliyor.

İnternet dedim de aklıma geldi. Artık internet bile eskisi kadar zevk vermiyor. Zira önceden gerçekten zevk içindi. İstediğim siteye girer, istediğim kadar kalırdım. Oradan oraya oradan oraya gider mutlu olurdum, mutlu dediysem kedi videosu izleyerek değil, merak ettiğim bir şeyi öğrenerek.. Artık böyle bir özgürlüğüm yok. Pranga gibi bazen... İstediğim zaman oturup film izleyemiyorum. Sike sike kullanacaksın o interneti. Maillerin kontrolü, o bu şu.. İşinin internette olması hem iyi hem kötü.

Uyumak geliyor içimden falan dedimdi ya. O aslında artık öyle değil. Yenileniyorum. Ne zamandır yapmak isteyip "Ah bir dürten, bir yol gösteren olsa da yapsam" dediğim her şeyi yapmaya başladım.

Haftaya yogaya başlıyorum. Yogayı uzun zaman devam ettirmeyi düşünüyorum. Benim şifamın yogada olduğuna kanaat getirdim. Zira eğitmen ile konuştuğumda da benim için doğru kararın yoga olduğunu tekrar öğrenmiş oldum. Heyecanlıyım. Yeni ciciler bile aldım yoga için.. Nefes almayı öğrenip sesimi doğru kullanmayı öğreneceğim, çakralar falaaaan... Yapacağım bunları.

Bayramda iki gün de olsa annemlere gidiyorum. Kitaplarımı getirmeyi düşünüyorum. Artık evim belli oldu çünkü. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum sokağa çok yakın, ilk gençliğimden beri hayalini kurduğum yerde artık evim. Henüz eşyalarımın tamamı benimle değil ama mini minicik bir odam var. Odam.. Bilgisayarımı açıp kafamı dinleyebileceğim bir oda. 8-9 aylık odasızlıktan gelen çilem bitiyor. Huzur veriyor bu fikir bana.

Bir davulcumuz var ki evlere şenlik.. Bildiğin oyun havası çalıyor. Genelde sabaha karşı yattığımız için de o çalıyor biz oynuyoruz. Âlâ!

Müzik zevkim değişti, değişiyor. Aslında zaten belliydi bu da sadece bu değişime müdahale edip hemen hallettik. Artık 90'lar Türkçe Pop dinlemiyorum. Artık pop dinlemiyorum. Artık TSM, arabesk, fantezi dinlemiyorum. Neden? Kimisi kalitesiz, kimisi de moral bozuyor. Şimdi klasik müziğe odaklandım. İyi geliyor gerçekten.

İngilizcem kendimi kurtaracak kadar var ama yeterli değil. Yeterli olmadığı için de "Ya hep ya hiç" diyen idiot beynim mevcut İngilizcemi reddediyor. Sen misin öyle yapan? İngilizceye de abanıyorum. Zaten İstanbul'a gelmeden önce sorunsuz bir şekilde çalışıyordum ama buraya gelince yarım kaldı. Şimdi bir yandan yoga bir yandan İngilizce.. Müsait ilk fırsatta da yüzme. Kaç yaşımdayım hala yüzme bilmiyorum. Kendimi her daim kastığım için taş gibi çakılıyorum dibe. Buna bir çözüm bulmalı elbet. Yetişkin yüzme dersleri veren bir yer buldum. Anladığım kadarıyla da başarılılar. En kısa zamanda bunu da halledeceğim.

Bir de bana vurma kırma çok iyi geliyor. Boks eldiveni alıp o koca zımbırtıdan da alıp stres atacağım.

Güzel gidiyor hayat. Eksikleri yok mu? Var, çok değil ama büyük eksiklikleri var. Şimdilik odağım eksiklikler değil. Odağım eksiklikler olacak kadar işsiz kalırsam o zaman düşünürüm bunu.

İyilik sağlık! 

25 Temmuz 2012

Kaş Tatili


İnanmazsınız ben tatile gittim. Nasıl oldu bilmiyorum ama iş yerinden aldığım 3 günlük izni hafta sonu ile birleştirip Kaş'a gittim. İyi ki de gittim.

Otobüs yolculuğunu neden tercih etmiştim, unuttum ama sanırım bu kadar uzun süreceğini bilmiyordum. 14 saat kah uyudum kah kitap okudum.

İndiğimde öğlene geliyordu. Küçük çaplı bir şok yaşadım zira 8 aydır geceli gündüzlü gerçek anlamda hiç tatil yapmadan geçirdim günlerimi ve inanamadım tatilde olduğuma. Aklımda sürekli iş vardı. Bensiz ne olacak, ya bir şey olursa... 1 tam günüm böyle geçti diyebilirim. Neyse ki ertesi gün uyandığımda her şey düzelmişti, iyiydim, inanmıştım.

İlk gün ve dönene kadar her gün gündüzleri deniz güneş, geceleri Mavi Bar.

Kaş Camping diye bir yerde kaldım. Müthiş bir havası var. Çeşit çeşit alternatifiniz var. Bungalovda kaldık. Dilerseniz çadır kurabiliyorsunuz ya da karavanınızla gelebiliyorsunuz. Güneşlenmek için mükemmel bir bölüm yapmışlar, sakin sessiz. Salak salak müzikler çalmadığı için Serdar Ortaç'ın bu sene yaptığını düşündüğüm albümden hiçbir şarkıyı hala bilmiyorum, bu mükemmel. Yüksek sesle konuşan kimse yok. Herkes sessizce güneşleniyor, herkesin elinde kitap. Mükemmeldi. Kesinlikle tavsiye edilir efenim.

Tavsiye edeceğim bir yer daha var. Balık-ekmek delisi bir insanım ben ve nerede bulabilirim diye biraz dolaştım. Mükemmel bir yer buldum: Havana Balık Evi. Aile işletiyor ya da aile gibiler. Küçücük, sıcak bir yer ve çalışanları çok ilgili, güler yüzlü. Mutlaka gidin, güzel bir balık ekmek yiyin, benden söylemesi.

Akşamları da Mavi Bar'da idim. Sarhoş oldum yineeeee.

Kaş, turistten geçilmiyordu. 
Güzel kazanabildikleri için mi bilmem esnaf çok güler yüzlüydü. Asık suratlı esnaf görmedim desem yeridir. İstanbul'dan Kaş'a gittiğim için mi böyle geldi, bunu da bilemiyorum tabii.

Kısacık tatil yetti ve işime döndüm.
Güzel oldu güzel.

15 Haziran 2012

Tıp

* Canım yazmak istediğinde imkan bulamıyorum, imkan bulduğumda yazma isteğimi kaybediyorum.

* İşini hakkıyla yapmayan öğretmenlere sinir oluyorum. Neymiş efendim, teneffüste çay içmek yerine öğrencilerin sorularını yanıtlamak zorunda kalıyorlarmış. Ya ne olacağıdı, pardon? Bu ikiyüzlülüğü anlamamı beklemesin kimse! Hem öğrencilerle ilgilenmek ne kadar yorucu biliyor musunuz, zam yapılsın bize hem de soru cevaplamaktan çay içemediğini söyle. Saçma! He çok şeyse, ben yemek yemeyi unutuyorum çalışmaktan. Öğretmenlik zamanımda da çocukları tek tek çıkartmadan, üstlerini giydirmeden okuldan çıkmazdım. Okul yolunda olurdu gözüm gidiyorlar mı nedir durumlar diye.. Kendi öğrencilerimi geçtim, başka öğretmenlerin öğrencilerinin sorularını bile cevaplardım. Sanırım ahlakla ilgili bir şey, sonradan edinebilecek bir özellik değil bu. Kusura bakmasınlar.. 

* Kürtajla ilgili söyleyenebilecek çok fazla şey vardı, birazını söyledim, birazı içimde kaldı. Varsın öyle olsun şunu okumanızı isterim.

* İş yerinden bir arkadaşımın sevgilisi askere gitti. Bir günlüğüne.. Parasını verdi geldi ve kız bunu kahkahalarla anlatıyordu. İçimin nasıl acıdığını bilemezsiniz. Hem parası olmayan gençlerimize hem kendime.. Böyle olmamalı.. 15 ay birileri acı çekerken, birilerin içi yanarken hatta belki bütün bir ömür yanacakken birileri bunu parayla satın alamamalı. Eşit olmak, eşit olmak en azından eşitsizliği kınayabilmek... 

* Güzel bir gelişme olacak hayatımda demiştim oldu. Mutluyum, birkaç ay sonra deli mutlu bir insan olacağım.

* PapatyaPrenses'i çok seviyorum. Bundan sonra kaç gündür almayı unuttuğum ilaçlarımı unutmayacağım :) Unutturmayacak. 

* Bazı insanlar işlerini başkalarına yaptırma konusunda inanılmaz yetenekli. Bunu nasıl beceriyorlar bilmiyorum ama sorumluluğu veren kişiye ben yaptım diyebiliyorlar. Bu insanları takdir ediyorum, hiçbir zaman öyle olamayacağım.

* İşim ne güzel ki giderek daha da yoğunlaşıyor. Gece 1'e kadar çalışıyorum kimi zaman, uyuyamıyorum bile ama bundan zevk alıyorum. Cumartesim yok pazarım yok, varsın olmasın. İşlerim güzel gitsin yeter ki..

* Siminya'nın kitabını almayı unutmayın..!!


4 Haziran 2012

Memleket Havası

Hafta sonu ailemi ziyarete memlekete gittim. 
Annemin, babamın sesi beni üzüyordu artık, gidip görmem gerektiğini düşündüm. Bir de bir önceki ziyaretimde öğrenmiştim, babaannem yüz felci geçirmişti. Onu merak ettim, nasıl olduğunu, düzelip düzelmediğini. 

Başka bir amaçla gitmiştim esasında ama olmadı o iş, sonunda yine tıpış tıpış döndüm İstanbul'a. 

Terminal... Otobüs... Birden konuşmalar değişti, memleket havası sardı etrafımı, çok hoş bir duygu kesinlikle. Mutlu oluyorum, bizim oranın "sesini" duyduğumda.

Evdekilere sürpriz yaptım, kimse bilmiyordu geleceğimi. amaaaaaaa sürprizzz

Odama girdiğimde duygulanmadım bu sefer. Kitaplar, duvar, yatak, kalemler, başka başka şeyler beni üzüyordu hep. Bu sefer öyle olmadı, duygulanmadım nedense, ama odama şöyle bir baktım da annem sanki ben hiç gitmemişim gibi devam etmiş odamda. Sevdiğim tek takvim olan Balparmak'ın 2012 takvimi gelmiş odama, asılmış duvarıma olması gereken yere. Başka bir takvim gelmiş. Hazirana kadar devamlı çevrilmiş. Sanki odada hayat var gibi, oysa yok artık.

Bisiklete bindim, köpeğimizle oynadım, hamakta sallandım, büyükbabamı ziyaret ettim, dertleştik konuştuk. Anlattım içimdekileri, önceki anlattıklarım için, onu hayal kırıklığına uğrattığım için özür diledim. Belki affeder beni...

Dönmek istemedim aslında. Her şey çok güzeldi ama annem haklı, memleketimi özlediğimde orada yaşadıklarım, hissettiklerim aklıma gelmeli ve işime dört elle sarılmalıyım. Ancak işimle iyi hissedebiliyorum çünkü kendimi. 

İlerledik, büyüdük...

Her şey güzel oluyor, daha da güzel olacak.

Yıllardır beklettiğim bir mesele vardı, onun için de bir adım atacağım. Samimi arkadaşlarımla paylaşabileceğim müthiş bir haberim olacak çok yakında. 

Hadi bakalım :)

28 Mayıs 2012

Olur Öyle Arada

Öyle garip bir şey fark ettim ki paylaşmazsam çatlarım cinsinden.

Arkadaş, ben İstanbul'da yaşıyorum.
Birkaç gün önce fark ettim işte bunu, sanki hâlâ o küçük şehirde gibi algılıyorum her şeyi. Bir etkinliğin duyurusunu görüyorum ve önceden yaptığım gibi görmezden geliyorum nasılsa gidemem diye.. Bir derneğin çalışmalarını inceliyorum of ama buradan bir şey yapamam ki illa orada olmam lazım diye düşünüyorum.

Abarttığım sanılmasın, ciddi ciddi böyle algılamışım 5-6 aydır.

Salak ben.

21 Mayıs 2012

Ama Arkadaşlar İyidir


 Üniversite yıllarımdı. O zamanlar sürekli takıldığım bir internet sitesi vardı. O sitede çok zaman geçiriyordum ve güzel arkadaşlıklar kuruyordum. 

Bir gün bir arkadaşla telefon numaralarımızı alıp verdik, ertesi gün ders arasında dedikodu etmek için aradım ve her şey böyle başladı. 2007 olabilir yıl. O zamandan beri sürekli hayatımda bu insan. Bir dönem arama işini o kadar abarttık ki herkes onu benim sevgilim sanıyordu. Abartısız, günde 3-4 saat konuşuyorduk. Sevgililer değişti, okullar işler değişti. Dostluğumuz bitmedi, değişmedi. 

Saçma sapan bir nedenle aramıza küçük bir zaman aralığı girse de dostluk bitmiyor işte. Dün ilk kez yüz yüze görüşebildik. Sarıldık kocaman. Bir yere oturup hayatımda olan biten her şeyi anlattım. Kafamdaki karışıklıkları giderdi. Biraz gezdik, Terkos Pasajı'ndan 5 liraya birkaç tişört aldık. Konuştuk konuştuk eğlendik eğlendik. Hayatımızda olan bitenlerin nedenlerini düşünüp tartıştık. "Ne bok yiyeceğim ben şimdi?" derken "Tamam ya aynen devam." diyerek ayrıldım. 

Seni tanıyan, bilen, anlayan biriyle konuşmanın yerini hiçbir şey tutmuyor. Aklımı temizledi resmen.

Bundan sonra arkadaşlarıma daha çok zaman ayıracağım söz, kocaman söz.

Dostla dertleşmeye, konuşmaya her zaman ihtiyacı var insanın, hele de seni tanıyan, bilen biriyle. İyi oldu iyi..

Arkadaşlarıma daha çok zaman ayıracağım, kendime söz, kocaman söz.

17 Mayıs 2012

Popişime Araba Çarptı


Bir şeyim bak valla bir şeyim normal olsun.
Milletin kafasına gözüne çarpar araba, benim direkt popoma çarptı.

İşten çıktık, metroya doğru yollanmıştık. Karşıya geçmeye çalışıyorduk. Park ettiğini düşündüğüm taksi hızlıca geri geldi ve beni bir kuple savurdu. 
Yanımdaki arkadaş gidip "Bak orada dikiz aynası var, ne işe yaradığını biliyor musun?" dedi, taksici "Orası kör nokta, göremedim." dedi. 

Acı eşiğim yüksek olduğundan biri ayağıma basmış gibi bir etkisi olduğu için pek de umurumda olmadı ama aradan yarım saat geçtikten sonra popişim, bacağım, böbreğim ağrımaya başladı. Neyse bari, sabaha kadar o ağrı da geçti de sorun olmadı.

Herifin plakasını da almamıştım, başıma sonradan bir şey gelmiş olsa muhatabım olmayacaktı.

Evet bir anımı daha paylaşmanın haklı gururunu yaşıyorum.


4 Mayıs 2012

Metrobüs Klasiği: Kavga


Giderek İETT yazarı oldum çıktım. Bence reklam yüzü olarak Vatan Şaşmaz yerine beni kullanmalılardı. 
Şimdi yine bir metrobüs hikayesi anlatacağım.

5 ay mı oldu bilemiyorum geleli, hep tartışmadan kaçındım. İki gün önce kaçınamadım ve tartışmanın kahramanı oluverdim.

Metrobüsün ilk kapının ilk koltukları arasındaki darlığı biliyorsunuz, metrobüs o kadar dolu ki karşımda bir kız ve ben olmak üzere orada ayaktayız. Yan olarak duruyorum. Tam bitişiğimdeki koltuk boşaldı. Etrafta koca koca adamlar olduğu için ben oturmayayım da yaşlılar otursun diye bekledim, ki 1 sn anca tuttu. İlerilerden topuklu ayakkabılı beyaz yakalılardan bir plaza kadını "Geçmiyorsanız ben geçiyorum" diye trip atarak kendini birden karşımdaki kızla benim arama attı ve "Gooool!" tam burnumun ortasına bir yumruk. Canım o kadar yandı ki boş bulundum "Ohaaa" diye bağırdım. Baktım omzuma usulca çarpmış gibi özür dilerim deyip oturma mücadelesine kaldığı yerden devam ediyor. Bir yandan burnumu tutuyorum, yine sinirle "Gerizekalı" dedim. Normalde demezdim ama o kadar sinir oldum ki, tutamadım kendimi. Şimdi iyi ki de demişim diyorum ya neyse..

Ben kadına gerizekalı deyince kadın 

-Terbiyeli ol!
-Burnumu kırıyordun ne deseydim!
-Öyle demene de gerek yok, kimse kimseye bilerek şiddet uygulamaz.
-Tamam uzatma sus!
-cır cır cır cır cır

Sonra ben kafamı çevirdim kadın devam ediyor bağırıp çağırmaya. En sonunda beni bir süzmüş. Malum boyum kısa benim. Boyumun kısa oluşundan kolay lokma olduğumu düşündü herhalde garibim. Ah bilseydi kafamı dönme sebebi, bir dalsam başını camlara vura vura öldürecek kadar kendimi kaybedebilirim. Zavallı..

-Bilerek vurmamıştım burnuna ama çok istiyorsan bilerek de vurabilirim.

Ben bakmamaya devam ediyorum. 
Kadının yüz ifadelerini gören arkadaşım hemen dalıyor olaya mecburen. Erkek olduğu için kadın kavgasına bulaşmak istemiyor başta ama iş dövme tehdidine gelince tutamıyor kendini. 

-Buyrun deneyin biz de karşılığını verelim.
-Ama ben bir kadınım benimle nasıl konuşuyorsunuz?
-O yüzden zaten ilk hamleyi size bırakıyoruz buyrun lütfen az önceki tehdit havada kalmasın.
-Şiddet bikbikbik
-Az önce kimse kimseye bilerek şiddet uygulamaz diyordunuz sonra dayak tehdidiyle geliyorsunuz, iyi misiniz?
-kemkümkümkem

Kadın, beni tek görüp girişecekti herhalde ama zavallım yalnız olmadığımı geç de olsa öğrendi. Yalnız olmamamın en iyi yanı, yine de emin olarak söylüyorum ki en çok ona yaradı. Ben tek olsaydım ve kadın ısrar etseydi istediğini ona acı bir şekilde verecektim, gece gece karakolluk olmaya da razıydım. 

Neyse sakinleştik, kadın 10 kişiyi aradı. "İyiyim ben merak etmeyin, oturdum evet. "
Garibim ilk kez binmiş herhalde metrobüse.. 

Bu arada burnum hala acıyor ve aklıma geldikçe kadının ağzını yüzünü kırmak istiyorum.

Ek bilgi: Acı eşiğim çok yüksek.

24 Nisan 2012

Tatil Benim Neyime Anem Anem Garibem


Dün 5 aydır ilk kez tatil yaptım. Tabii tam bir tatil değildi benim için, erkenden kalkıp yapmam gereken işleri yaptım ama buna da şükür diyorum.

İnsan onca zaman sonra tatil yapınca ne yapacağını şaşırıyor. Normalde tatil günlerinde ne yapıyordum acaba diye düşünüyorsun, bir yerlere mi gitsem yok yok dinlensem daha iyi diyorsun ve sonunda en iyisi film izleyeyim deyip kıç üstü oturmaya karar veriyorsun ya da en azından ben öyle yaptım.

Üstelik seçtiğim film, çocukken bile sırf kahramanını kıskandığım için izlemediğim Harry Potter'dı. Hayatımda ilk kez Harry Potter filmi izledim ama ne izleme, 5 film peş peşe izledim. O neden öldü, bu neden oldu ama diye isyan ederken buldum kendimi ve devamını izlememe kararı aldım. 

Geç bir kararmış zira bütün gece rüyamda büyülerle, yılanlarla, saçma sapan yaratıklarla uğraştım.

Demek ki neymiş, tatil pek de iyi bir şey değilmiş. 
Bazı terbiyesiz atalarımızın dediği gibi: "Alışmadık götte don durmaz."

23 Nisan 2012

Kirlisi Olan Getirsin Pazarları Boşum!


 Ben dün ilk kez çamaşır yıkadım. Öyle bir yıkadım ki 3 tur yaptım, o da yetmedi şimdi evdeki her şeyi tek tek koklayıp 4. tur için malzeme arayışındayım. 
Bence bana çamaşır yıkamayı öğretmek büyük bir hataydı ama bunu anlaması ne kadar zamanını alacak bilemiyorum. 

Ev işleri konusunda inanılmaz ama gerçekten inanılmaz bir tembelliğim var. Sırf yemek yapmamak için aç kalabilirim, sırf bulaşık çıkmasın diye tencereden yemek yiyebilirim, sırf fazla giysi kirlenmesin diye aynı şeyleri 3-4 gün üst üste giyebilirim. İçimdeki potansiyeli bildiğim için öğrenme konusunda istekli olmadığım şeyler vardı, bunlardan biri de çamaşır makinesini kullanmaktı. Meğer çok kolaymış, kaçtım kaçtım ama sonunda kaçamadım ve el oğlu bulaşık yıkarken ben de çamaşır yıkamak zorunda kaldım. 

Öyle hoşuma gitti ki delirmiş gibi her şey kirlensin diye bakıyorum şimdi. Dediğim gibi yakın zamanda pişman olacak ve "Yanlış öğretmişim sana, öyle değil, ben biliyorum doğrusunu bırak ben yapayım." diyecek.

Zaten evde elim sıcak suya bile değmiyor. Çamaşır, bulaşık, yemek her şey her şey onun elinde. "Sen üşürsün", "Sen yorgunsun yat dinlen, ben hazırlar çağırırım seni" Çoğu zaman çağırmayıp yatağıma kadar geliyor o yemek. 

Bugüne kadar evde yaptığım bir iki iş oldu. Biri farklı bir omlet deneyeceğim deyip yaptığım omlet, biri kardeşim geldiğinde hazırladığım müüüthiş kahvaltı, diğeri de bu 3 tur çamaşırdı.

Şimdi misal bu yazıyı yazarken bile içimden bir ses "Kalk kız, çamaşır yıka!" diyor. Hadi hayırlısı, sonumu hiç iyi görmüyorum. 

1 Nisan 2012

İstanbul'da Yaşamak



İstanbul perişan ben perişan kimse yok işime karışan...

İstanbul'a ilk geldiğimde tek başıma hiçbir şey yapamıyor, metroya nasıl binilir, akbil nasıl kullanılır, yürüyen merdivenin sağ tarafı ile sol tarafı arasındaki fark nedir bilmiyordum.. Otobüste, metroda, metrobüste bir türlü oturamıyor, otursam da hemen birine yer vermek için kalkıyordum.

Aradan geçen 4 ayda -belki de daha fazla- birçok şey değişti. Misal, ben artık çok çok çok gerekli olmadıkça kimseye yer vermiyorum. Çünkü oturmak için birkaç durak yürüyorum yani bir emek sarf ediyorum bu bir, ikincisi birine yer verdiğimde o nazlanıyor ve başka biri benim ayırdığım yere oturuyor. Böylece hem ben hem de oturması için kalktığım kişi ayakta kalıyor ama başka biri oturmuş oluyor. Başımda idiot harelerimle dolanmak kalıyor geriye.

Önceleri insanlar neden birbirlerini iterek ilerliyor derken geçenlerde fark ettim ki ben de artık itiyorum insanları. Neden? Çünkü ben iten olmasam başka biri beni itiyor ve amacım neyse ona geç kalıyorum ya da hiç yapamıyorum. 

İnsanlara çarptığımda özür dilerdim. Artık özür dilemiyorum. Çünkü bana çarpan 545212544518552 kişiden biri bile benden özür dilemedi, üstüne aşağıladı ayak altında dolaştığım için.

Yanımda biri zor durumda kalsa işi gücü bırakır ona yardım ederdim; artık etmiyorum. Çünkü ne zaman böyle bir şey yapsam bunu yapan tek kişi ben oluyorum ve başıma bin tane iş geliyor.

Önceden arkadaşlık, verilmiş sözler benim için çok kutsalken ayaküstü kırk yalan söyleyenler yüzünden kimseyi önemsemiyorum. İyi niyetim öyle istismar edildi ki kralı gelse beni yeniden güvenmeye ikna edemez. Güvenip de yola çıkmam en azından.

Bunun gibi bir sürü şey öğrendim. 
İş güç ise yerli yerinde. Her şey mükemmel ilerliyor. Tek sorunum kendime zaman ayıramıyor oluşum. İşte bugün kendime ayıracak az bir zaman buldum ve onu da bloga yazı yazmak için kullanıyorum, çünkü blog benim!

Her gün yazı yazmayı, yazılanları okumayı, düşünce tartışmayı çok özledim. 
Etrafımda düşünce tartışacak kimsenin olmayışı da beni üzüyor ya neyse, gerçi vakit de yok zaten.

Naber Tanrı? 24 saat sana yetiyor mu? Bana yetmiyor.